ister beğen ister beğenme, ben üçüncü dünyayım

felsefe dünyasında bilgi problemi descartes'tan beridir temel bir araştırma alanını kapsamaktaydı.. batı’da 1688 burjuva devrimiyle birlikte yeni bir evren ve varlık tasarımı yapıldı.. bu devrimin öncülerinden olan john locke, bilgi teorisini ve bilgi felsefesini bağımsız alanlar üzerine oturtmayı başarmış ilk düşünürdür.. locke’un ayak izlerinde adımlayan david hume ve francis bacon, hayatı ve zamanı sürekli ileriye doğru akan bir ırmak olarak tasvir ettiler ve her varlığın gelişmeye muhtaç olduğu fikrini ortaya attılar.. empirizm olarak adlandırılan bu görüş kapitalizm ile tarihi bir koşutluk içerisindedir. sanayi devrimiyle şekillenmeye başlayan kapitalizm, subjektif materyalizmin de desteğini arkasına alarak modern çağda geniş uygulama alanları bulmaya başladı.. üretim bazlı ekonomik yaşam, tek kutuplu bir dünya görüşü ve yaratıcılıktan yoksun bir insan ırkının oluşmasına zemin hazırladı.. sonuçta, buharlı makinalardan dizel motorlara, daktilolardan bilgisayarlara, optik görüntüden elektronik görüntüye, toplumsal haklardan bireyin dokunulmazlığına geçişin, ilerlemenin kanıtı olarak insanlığa dayatıldığı ve insanlığın farkındalıktan uzak kesiminin de, bunu doğal bir olaymış gibi kabullendiği çağımıza ulaştık..

çağımız bilgi toplumunun aydınları at gözlüğü takmışçasına teknolojiyi yüceltiyorlar. devletlerin kuracağı ileri yöntemlerin bilgiyi etkili bir biçimde kullanan halkların oluşmasına olanak sağlayacağına inananların sayısı almış yürümüş.. bilim ve teknoloji sayesinde insanlığın refah seviyesinin artacağına olan inancın gerekçisi olarak gösterilen huzuru, öncesinde saatlerce çalıştığı kolay bir sınavdan çıkmış öğrencinin içine düştüğü boşluk hissine benzetiyorum ben.. gözümüzü büyüme hırsından arındırıp dünyada olup bitenlere baktığımızda gelişen bilimin sadece belli bir kesime hizmet ettiğini görmekteyiz.. teknolojik liderliği elinde tutan birinci dünya ülkelerinin bütün bilimsel olanaklarını öncelikli olarak askeri faaliyetlerine ayırdıkları gerçeği acımasız bir tokat gibi suratımıza patlamaktadır.. gelişen teknoloji ve bu gelişmenin sonucuna binaen rahat yaşam beklentisine düşmüş masum sivillerin ölüm oranları arasındaki doğru orantıyı görmezden gelen insanın herhangi bir mantıklı açıklaması olamaz.. batı dünyası ülkeleri geliştikçe, hammadde ve pazar cenneti doğu ülkeleri aynı miktarda sefilleşmektedir. insan hukuku ve adaletle örtüşmeyen bu heterojen huzur dağılımı, materyalist düşünüşün insan özünde meydana getirdiği bozukluğun sonucu olarak tezahür etmektedir.. toplumlar artık anlık mutluluklar için benliklerindeki sonsuz öz değerlerini kaybetmekten çekinmez hale gelmişlerdir.. elektronik devrimin özgürlükleri daha fazla etkinleştireceğine olan inanç, teknoloji tapıcılığı o kadar korkunç bir hal almıştır ki; tüm bu uygulamalar, bir uzaylı tarikatının ürkütücü ritüelleri gibidir..

sorgulamadan yaşayan, yeni çıkmış teknolojik bir ürüne herkesten önce sahip olmak için canını dişine takarak çalışan, mutluluklarını eşyalara endeksleyerek tatmin olan bir nesil ile karşı karşıyayız.. modern çağın insanını zamanın süzgecinden geçirdiğimizde karşımıza çıkacak tablo hiç de iç açıcı görünmüyor: insanlık, 20. ve 21. yüzyıldan itibaren, önce televizyon sonra bilgisayar ve en son cep telefonu ekranlarından akan görüntülere maruz bırakılmış bir hayat sürüyor.. ürettiği ürün ile bağı kesilerek tecrit edilen işçinin toplumdan tecriti de yine ürettiği ürünleri kullanarak oluyor.. her yeni çıkan teknolojinin sebep olduğu masrafları ödeyebilmek uğruna sabahtan akşama kadar köle gibi çalışan insan, akşam eve gidince de o teknolojinin kölesi olmaya devam ediyor.. kimisi televizyon karşısında uyuyakalıyor, kimisi konuşmaktan acizmiş gibi can havliyle cep telefonuna yazılı mesajlar tuşluyor, kimisi de bilgisayar başında sanal dünyanın geçici zevkleri peşinde vakit öldürüyor.. ekranda sürekli akan ve asla kalıcı olmayan görüntüler, evlerinin penceresinden izleyebildikleri gerçek hayattan daha çekici geliyor.. oysa ki üç boyutlu dünyada yaşanan gerçekler öz benlikte daha kalıcı etkiler bırakıyor.. teknolojinin yancısı konumundaki insan, şehir yaşamından bunaldığında facebook’taki çiftliğine giderek ineğini sağıyor.. ama o çiftliğin aslını kurmaya gelince her şey zor, çok zor oluyor..

estetiğimiz başkadır bizim.











bütün uzaylılar yalancıdır ve ben bir uzaylıyım..

ademden beridir evrenin büyüklüğü insanoğlunun algılayamadığı bir obsesyon olagelmiştir.. sınırsız olanı sınırlı beyinleriyle anlamaya çabalayan bilim insanları, uzayın üç aşağı beş yukarı 93 milyar ışık yılı genişliğinde olduğunu tahmin etmişler.. şimdi bunun aslında ne demek olduğunu somutlaştırmaya çalışalım:

uzayın karşılıklı iki ucu olduğunu ve bu iki uçta konuşlanmış "aserehe" ve "beserehe" adında iki gezegen olduğunu ve bu iki gezegende iki ayrı uzaylı ırkının yaşadığını ve bu uzaylıların teknoloji ve bilimde süpersonik geliştiklerini varsayalım.. teknoloji ve bilimde o kadar ileri bir seviyede olmuş olsunlar ki birbirlerini teleskoplarla görebiliyor olsunlar.. bir gün aserehe gezegeninden bir uzaylı besereheli bir arkadaşına el hareketi yapmış olsun.. besereheli uzaylı, asereheli arkadaşının yaptığı el hareketini görmek istiyorsa eğer, teleskop başında 93 milyar yıl beklemek zorundadır.. yani besereheli uzaylının o anda teleskopta gördükleri aserehe gezegeninin 93 milyar yıl önceki durumundan başka bir şey değildir.. söz konusu durum-zaman grafiğini düşününce korkmamak elde değil!

aşk meşk, iş güç, küresel ısınma, okul, staj, hatun dırdırı vs. gibi kötümser uğraşlardan canı sıkılan insanın arada kafayı kaldırıp gökyüzüne bakmasında fayda var.. gökyüzünü izlemekten de sıkılıp evreni en ufaktan başlayarak adım adım incelemek isteyenler içinse newsground’da muhteşem bir flash uygulaması mevcut..

the story is old..

şarkının albüm versiyonunun girişinde 1984-85 ingiltere maden işçileri grevinden yükselen gürültüleri duyarsınız sarhoş ve duygulu piyano tonları eşliğinde.. sonra aniden bütün benliğini sarmış bir kabustan uyanıyormuş gibi seslenir morrissey: ölüm gibi bir şeydir haykırdığı ama ölmek de değildir tam.. bir bekleyiştir süregiden ama hikayedeki kahramanlar geçmişe demir atmışlardır farkındalıktan uzak.. acılarından soyunabilmek için demir almaya yeltenen tekel işçilerine gelsin bu şarkı.. vira bismillah!



the smiths - last night i dreamt that somebody loved me

ve ihtişam ete dönüştü..

tarantino, popüler kültürü ciddi ve anlamlı bir birikim olarak kullanıyor filmlerinde: sanat gibi, mezhep gibi, hatta aşk gibi.. onun tipleri, akılları fikirleri kadınlardaymış gibi davranan ama erkek erkeğe olmaya bayılan ellilerin tipleri.. amerikan western pozunda, kendilerini bir şey sanan, bulduklarını kültleştiren tipler.. tarantino figürleri; sıradan, alışıldık, normal insanlar olmaya uğraşan figürlerdir.. hakiki x kuşağıdırlar bir bakıma.. her şeyin çoktan olmuş olduğunu, artık eskileri türünden yeni bir dünya savaşının olmayacağını, smiths'lerin bir daha gelmeyeceğini bilmektedirler; yine de profesyonellikleriyle gurur duyarlar, sadece anne babalarının, dedelerinin vahşi, çılgın düşlerinden ibaret bir dünyada seve seve ondan hoşlanarak yaşarlar.. hayat ile film, tarantino için aynı şeyler gibi görünürler..

pulp fiction basın bülteninde şöyle der tarantino: "diyelim ki polisler peşinde ve arabadan birini çıkartıp atmak ve arabasıyla kaçmak istiyorsun. ne var ki tam o sırada emniyet kemeri açılmıyor, ya da arabanın senin bilmediğin bir vites sistemi var. gerçekten eğlendirici olan işte bu küçük, kirli şeyler."

inglorious bastards'ta da tarantino'nun sözünü ettiği bu küçük, kirli işler ve aksilikler büyük dertler açıyor alışıldık insanların başlarına..

hangimiz öyle, hangimiz böyle

yağmur tanelerinin ırmak üzerinde kısa ve sık aralıklı halkalar oluşturduğu bir gündü.. ayağımın altındaki kaygan yeşil çimenlere aldırmadan balık tutuyordum.. bir büyük devirmiş olmalıyım ki dengemi kaybettim, ayağım kaydı ve suya düştüm.. ne olduğunu anlayamamanın sebep olduğu şaşkınlık geçtikten sonra tutunacak bir dal aradım etrafımda.. yüz metre ileride ve karşı kıyıda bulunan mutlu aile pikniklerinde salıncak kurduğumuz vefalı elma ağacının suya ulaşmış dalları tek kurtuluşumdu.. çünkü elma ağacını geçer geçmez dibi kayalıklı çağlayanla yüzleşecektim.. elma ağacının olduğu kıyıya doğru gitmeye çalışıyordum azgın ırmakta sürüklenirken.. su o kadar hızlı akıyordu ki can havliyle yüzdüm ama başaramadım.. çağlayana doğru kayarken kendimi ölümün kollarına bıraktım.. boşvermişliğimin ardından duymak istediğim huzuru tadamadım, hayal kırıklığına uğradım.. çağlayandan aşağı kayarken yukarıdan bana el sallayan bir çocukla göz göze geldim.. kırmızı kocaman burunlu bir palyaçoydu.. “yaşadıkların sadece bir rüyadan ibaret.. sen yoksun!” diye bağırdıktan sonra süpermene dönüştü ve beni kurtarmadan kahkahalar atarak yükselmeye başladı.. bir süre sonra da gözden kayboldu.. ben ölüme gidiyordum ama şu süpermene dönüşen palyaço kafamı allak bullak etmişti.. birkaç dakika içerisinde bu kadar çok şey yaşamayı nasıl başarabilmiştim? palyaço kılıklı süpermen doğru mu söylüyordu? saçma sapan sonlanan rüyalarımdan birinde miydim? eğer rüyadaysam bağırsaklarımda karıncalanmaya sebep olan düşme hissi de neyin nesiydi? ne yapmalıydı? neye inanmalıydı? doğru olan neydi, yanlış olan neydi? ne için uğraşmalıydı? rüya neydi, hayat neydi? nereden başlamalıydı? hepsinin özü neydi? bundan çıkan sonuç neydi? ne yapmalıydım? ne yapmalıydım? ne yapmalıydım? allah kahretsin, canım iyice sıkılmıştı.. sona yaklaşıyordum.. pat!

vücudumu sırılsıklam eden kabustan irkilerek uyandım.. tatil günleri erken kalkmak gibisi yoktur.. duşunu alıp, kahvaltını ettikten sonra yapman gereken sorumlulukların sıkıntısı varken hayalini kurduğun huzur pınarlarından kana kana içmek için sınırsız zaman varmış gibi hissedersin.. işte böyle hissettiğim bir tatil gününün sabahında “gerçekte ne olduğum” sorusuyla yüzleşeceğim üç gün geçireceğimden habersiz norveç’te doktorasını yapmakta olan sevgilimle hasret giderdim.. teknoloji ve bilim özlem hadisesinin duymak ve görmekle ilişkili kısmının üstesinden gelmişse de dokunmak, tatmak ve koklamakla ilişkili kısmında insanlığı hala zor durumda bırakmakta.. skype’ı kapattıktan sonra gözlerim yaşarıyorsa bu en çok sevdiceğimin lavanta parfümü kokulu boynuna sarılamadığım ve ipek sarısı saçlarını okşayamadığım içindi.. daha fazla melankoli denizinin bulanık sularına dalmadan yüzümü yıkadım ve geçen sene kaybettiğim arkadaşımı ziyaret için hazırlanmaya koyuldum.. aşiyan’ın en güzel yerinde yatan yahya kemal’e de uğrar ruhuna fatiha bağışlarım diye düşünürken kocaman bir sinek daldı odama, avizemin etrafında sersemce dolaştıktan sonra masama kondu.. geceleri mutfağa gitmekten üşendiğim için yatmadan önce doldurup başucuma koyduğum içi boş su bardağını aldım ve ani bir hamleyle sineğin üstüne kapadım.. aptal sinek kurtulabilmek umuduyla bardağın camına toslarken mütemadiyen, montumu geçirdim sırtıma ve yarısı okulumdan geçen mezarlığın yolunu tuttum..

eve döndüğümde sinek hala çırpınmaktaydı.. ne kadar daha özgürlük mücadelesi vereceğini merak ettim.. bu sebepten bardağın camlarına toslamaktan vazgeçmeyen sineği birkaç gün daha hapsetmeye karar verdim.. akşama kadar evde takılıdm, yeni bir kitaba başladım.. smiths gecesi için arkadaşlarla buluştuk gece yarısına doğru.. “bigmouth strikes again”, “miserable lie”, “this charming man” ve “hand in glove”dan sonrası şarap şişesinin derinliklerinde kayboldu benimle birlikte..

sabah uyandığımda başımın ağrısına katlanabilmek için iki tas su içmek zorunda kaldım.. akşamdan kalma ben bütün gecenin pisliğini akıttığım küvetimde bir saat kadar eğleştikten sonra tıraş olmak için buğulanmış aynanın karşısına geçtim.. o anda doğaüstü bir şey oldu ve işaret parmağım istemsizce aynanın buğusu üzerinde gezinmeye başladı.. kendime hakim olamıyordum.. parmağım belirli bir sıra gözetmeden harfler karalamaktaydı aynaya.. “amaçsız bir hikayede yer alan kuklasın” yazmıştı sahibine itaat etmeyen parmak.. tıraş köpüklü suratımı yıkadım ve koşar adımlarla odama geçtim.. özgürlüğü için düne nazaran daha az çaba harcayan sinek ilişti gözüme.. dün akşam gazetede gördüğüm açlık grevinde umut arayan işçilerle ne kadar çok benzer özellikler taşıdığına hayret ettim.. pes edecek miydi? açlığa, susuzluğa, havasızlığa ne kadar daha dayanacaktı? sineğin mücadelesi üzerine duyduğum merak az önce yaşadığım gerçek üstü maceramı bir an olsun unutturmuştu.. fotoğrafını çekmek için banyoya girdiğimde yazı, buğuyla birlikte kaybolmuştu.. dün gece içtiklerimin etkisi diye düşünerek rahatlatmaya çalıştım kendimi.. dün başladığım kitabı bitirmek için dışarı çıktım..

güzel müzikler çalan bir kafede, tam teşekküllü bir kahvaltı tabağının ardından yudumladığın açık çayla demlenirken elindeki kitabın satırları arasında kaybolmak bulutlu bir bahar sabahı papatyalarla dolu kırlarda kadınınla el ele dolaşırken yakalandığın yağmur kadar heyecan vericidir.. bu heyecan dalgasının yamacında, akşama doğru bebek yüzlü garsonun “artık gitse” bakışları arasında son sayfayı çevirdim.. gördüğüm şey belli belirsiz bir çığlık atmama neden oldu.. zaten tetikte bekleyen garson bir şeyler dediğimi zannetmiş “bir isteğiniz mi var beyefendi?” demek için yanıma kadar gelmişti.. garsonu sıcak çikolata isteyerek başımdan defettikten sonra son sayfanın en altında kırmızı harflerle duran o kısa tümceyi okudum yeniden: “hayal gücümsün!

sıcak çikolatamı bitirmeden hesabı isteyip koşar adımlarla çıktım kafeden.. rüzgarda yönünü şaşırmış balon misali savruluyordum gri binalar altında.. hiçbir şey düşünemez halde, yüzlerine aşina olduğum insanlar arasında yürüyordum.. başka bir insanın düşünceleri arasında yaşayan bir kukla olma fikri korkunç derecede yaralayıcıydı.. annem, babam, arkadaşlarım, sevgilim… onlar da mı hayal gücünden ibaretti? dört gözle beklediğim ve bu yaz arkadaşlarımla gittiğim mardin gezisi koca bir yalan mıydı yani? seni seviyorumlar, çok özledimler ve bütün o klişe sevgi sözleri benim düşüncelerim değiller miydi? peki ya en şiddetli dürtülerle yaşadığım sevişmelerimiz... onlar da başka birinin beyninde kurduğu fanteziler olamazdı ya! eğer bütün gerçekliklerim yalanlar üzerine kuruluysa hayatımın bir anlamı yoktu.. gerçekte yaşamayan birinin yaşamının anlamı olması düşüncesinin saçmalığında boğulduğumu hissettim.. uzaklarda kalmış bir sevginin anısıydım belki de.. sağa sola çarparak evime ulaşmaya çalıştım.. kapımın kilidini zorlukla açabildim ve beynimi kemiren acılardan bir an olsun kurtulabilmek için kendimi yatağa attım.. büyüsünden sıyrılamadığım sözcükler halesinin ışığı altında uyuyabilmek türkiye’de radiohead konseri olması kadar umutsuzdu.. kalktım, buzdolabından iki uyku hapı aldım ve tekrardan yatağıma uzandım.. uykuya dalmadan önce bardağın içerisinde hareketsiz duran ve her halinden pes ettiği anlaşılan umutsuz sineği fark ettim.. sarkastik ve alaycı bakışlarla “artık benden farksızsın.” der gibiydi..

işte o anda, düş görmekte olup olmadığımı düşünmeye başladım.. düşünmem de, bana, yadırganacak bir işmiş gibi geliyordu.. nerede uyuyordum acaba? bildiğim oyunları teker teker denedim.. elimi hızla öne attım, kendimi çimdikledim, gözlerimi yumup açtım, kolumu uzatıp soldan sağa, sağdan sola yarımşar daire çizdim havada.. düş görüyora benzemiyordum.. ne yaparsam yapayım, gerçeklikte olup bitenler bizim her türlü düşümüzü, düşlemimizi, yapıntımızı fersah fersah geride bırakıyordu.. her şey, eninde sonunda, onu anlatanın, o tek kişinin, o tek usun gördüğü, düşlediği, düşündüğü değil midir?

vay canına sayın okuyucular vay canına*

*hayatımız hep ilkini bulma arayışıyla mı geçecek? saflık ilklikle orantılı bir şey mi? kaybetmenin bir coğrafyası olabilir mi? mutlak değer parantezi hayat içinde bir kullanım alanı bulabilir mi?


bazı geceler düşlerimi parsellemiş sorularla eğleşirim..

ne kadar rezil olursak o kadar iyi..

"biz zengin olma tehlikesini atlattık, şimdi daha huzurlu yaşayabilirim." sözüyle kinik felsefecilere namzet etmiş, "benim için amerika, tom waits dinleyenler kadardır." yorumuyla da gönlümde yer edinmiş bir üstad tuncel kurtiz. herkes onu "ezel" dizisindeki "ramiz dayı" karakteriyle tanır oldu. yine de güzel, bazen popüler kültür iyi şeylere vesile olabiliyor. tiyatro görmez, kitap okumaz, tarih bilmez, kendisine yabancı, kendisinden başka herkese düşman bu halkın sayısız türk sineması baş yapıtında yer almış "dayı"yı popülerleşmiş bir dizi ile tanıması güzel.

karlar düşüyor bu satırları karalarken, gecenin geç ve sevgisiz bir saatidir. hayalini kuruyorum: masamızda şeyh bedrettin destanı, sürü ve umut filmleriyle tuncel kurtiz sabahlara kadar can babadan şiirler okusa ve biz o masada bal tadında lezzetlere aşina halimizle ölüp kalsak.

adam

her şey ortak bir şarkıyı sevmekle başladı
"sonunda ölmek var" dedi, "sevdiğim"
ağladı, kuklasına sarıldı adam
adamdı hem de ne adam!
geniş boyunlara soktu hançerini
üfledi ateşe, sönmedi umudu mumun
kuklasının kavradı elini, avucundan öptü adam
adamdı hem de ne adam!
yalan susuşlara inat susmadı yüreği
baktı duvarda resmine kadının, kırmızı
kuklasının boynunda alabora martılar, kokusunu anımsadı adam
adamdı hem de ne adam!
ibne çiçero'lara tükürdü göz yaşlarını
kadınsadı kimi gördüyse etrafında salınan
kuklasının göğsüne bastırdı başını adam
adamdı hem de ne adam!

elması düştü elinden, mayhoş
bıçağın merhameti yoktu, sevgisini soydu
kabuğu adama kaldı..

yeşil çimenler


başını, eskiden kalbimin olduğu yere yasla
toprak üzerimde kalsın
uzan yeşil çimenlere
beni sevdiğin zamanları hatırla

yaklaş iyice, çekinme
yağmurlu gökyüzünün altında dur,
ay yükseliyor ufuktan,
trenler geçerken beni düşün,
üzerimde biten çalı çırpıyı temizle,
geçip gitmedi mi tren çala çala düdüğünü.
boşluğa karıştım ben
uçuyorum artık havada,
gölgemde dur,
artık herşey benden oluşuyor.
hava raporunda bugün diyecek ki
yağmur kokusu var havada.
tanrı yıldızları aldı,
birleştirdi onları,
artık kuşlar ayırdedilmiyor tomurcuklardan.
benden kurtulamayacaksın hiçbir zaman,
tanrı beni ağaca dönüştürecek.
bana elveda deme
yalnızca gökyüzünü anlat bana
ve eğer gökyüzü düşerse sözlerimin üzerine
şakacı kuşlar yakalarız seninle

başını, eskiden kalbimin olduğu yere yasla
toprak üzerimde kalsın
uzan yeşil çimenlere
beni sevdiğin zamanları hatırla


tom waits - green grass

idol omen

zap suyunda nilüfer çiçeğine binaen:

zap suyunda nilüfer çiçeği..

gözlerimi açtığımda karanlık karşıladı beni.. irkilerek kalktım yatağımdan, pencereye baktım.. yanılmıyordum, düpedüz karanlıktı etraf.. şaşkınlığımdan sıyrılıp insanlar alemine döndüğümde saate bakmayı akıl ettim.. neyse ki akşamdı daha.. gece uyuyup gece uyanmak pokerde açılan son kartla bütün paranı kaybetmek kadar korkutucuydu.. gece sesizliği dinletendi.. gece lanet olası düşüncelerimle taşşak geçtiğim hasmımdı.. gece dallarımın kırıldığı, yapraklarımı toplayacak kimsenin kalmadığı gerçekliğiyle yüzleştiğim sevgilimdi.. bir süre işlerinden veya okullarından evlerine dönen insanların yüzlerini seçmeye çabaladım kirli penceremin ardından.. hayattaki amaçları neydi tek tek hepsinin, merak ediyordum.. en sonunda nereye varmak istiyorlardı? şu an oldukları halleriyle mutlular mıydı? seçimlerini kendi özgür iradeleriyle mi yapmışlardı her zaman? beynimi tırmaladı bunlar.. ılık su iyi gelecekti.. kapının arkasında asılı duran havlumu aldım, duşa girdim.. duş jelimin kokusu ardıç kuşlarının olduğu bir bahçeyi süsleyen hayallerimdeki çiçeklerin kokusuydu o gün.. su altında oyalanmak.. işte bunu seviyordum.. çıktım, saçımı kuruttum.. masamdan iki kitap attım çantaya ve düştüm yollara, amaç gütmeden.. önce karnımı doyuracaktım, sonrası allah kerim..

sokağımın üzerinde bir cafeye girdim.. soya soslu tavuğumun pişmesini beklerken, bir kaç sayfa okurum diye açtım kitabımı.. ama karşıma çıkan ilk cümle beni oyaladı iznime gerek duymadan: "yere düşen kurabiye gibi şehrin gardırobunda dağılmış haldeyim." o an tanıdık bir yüz gelse ve "nasılsın" diye soracak olsa beni bu cümleden daha iyisi tanımlayamazdı.. meğer aynı duyguları başka başka insanlar da yaşıyormuş diye düşünmekten bir kez daha kendimi alamadım.. bir kez daha diyorum çünkü hep bunun farkındalığına varıp sonra da unutuyorum.. herkes kendi yaşantılarını tek ve ulaşılmaz zannediyor.. ya da öyle zannetmek istiyor.. garip!

bu çıkmazlardan kurtulamadığım esnada soya sosuyla kutsanmış tavuğum geldi ve çekip çıkardı beni güzelliğinin hazzıyla.. bir yandan yemini bulmuş balıklar gibi çatallarken tavuklarımı diğer yandan yan masada konuşlanmış sosyalizm muhabbetine kulak misafiri oldum.. düzgün giyinimli karanfilli züppeler, kadavra gibi düşüncüleriyle zihinleri bulayanlar, marx’ın alnına çöreklenmiş ya da bıyıklarında debelenenler... böylelerini gördükçe kıymetimi anlıyorum ama işte bu noktaya üzülmem mi gerekiyor sevinmem mi bir türlü karar veremiyorum..

ekmeğimle soya sosunu sıyırdığım yemeğin o en heyecan verici yerinde telefonum çaldı.. arayan arkadaşım eraydı.. yine kanına girdiği bir hatundan bahsedecek bana dedim telefonu açmadan ve yanılmadım.. şirket olarak düzenledikleri bir akşam yemeğinde tanıştığı ve sonra muhabbeti ilerletip kahve içmeye ikna ettiği bir avdan söz etti durdu.. hatuna söylediği yalanlar muhatabında hüzünlü anılar gibi güzel tatlar bırakmış olmalıydı.. o, zap suyunda bir nilüfer çiçeğiydi kızın gözünde.. "peki ama" dedim "bu yaptığın doğru bir davranış mı eray".. beni ele veren özelliğim devreye girdi: empati kurmuştum hiç görmediğim, tanıdığım birisiyle.. "sevgim acıyor" demiş turgut uyar sigaranın koynuna girdiği bir vakitte.. ya onun da sevgisi acırsaydı! sevgisi acıyan bir turgut uyar bir ben mi vardım şu dünyada? telefonun ucunda unuttuğum arkadaşım, alaycı bir kahkaha attı ve eş seçimi seçmeciliğinin sosyobiyolojik bir açıklamasını getirdi yaptıklarını meşrulaştırır bir dille:

dişi üstün olanı seçiyorsa, erkek de tabi ki dişiyi üstün olduğuna ikna etmeye çalışmalıydı.. dişiyi üstün olduğuna ikna etmekse onu etkilemekle mümkündü.. bunun da iki yolu vardı.. ya gerçekten üstün olmak, ya da bir yolunu bulup karşıdakini kandırmak.. işte insan zekâsı da kandırmaya çalışmak ve kandırılmamaya çalışmak için gelişmişti.. erkek bir yandan diğer erkeklerle üstünlük mücadelesi yaparken bir yandan da kandırmaya çalışmalıydı.. kadın bir yandan üstün erkeklerin üstünlüklerini anlayacak kadar üstün olmaya çalışırken bir yandan da kandırılmamaya çalışırdı çünkü..

bu etkileyici! açıklamasının ardından "hadi, kendine iyi bak dostum" deyip kapattı telefonu eray.. ardından hiçbir şey düşünmedim.. yemeğimi bitirip kitap okumaya koyuldum.. ne kadar geçti bilmiyorum telefonum yeniden çaldı.. akmerkez afm sinemasına normal fiyatından daha ucuz fiyata biletlerinin olduğunu, bunun üzerine avatar filmine gelmek isteyip istemediğimi sorguluyordu karşıdaki ses.. ilk defa üç boyutlu sinema keyfi yaşayacaksanız "avatar" filmi bunun için iyi bir tercihti.. ve kabul ettim..

aradan çok zaman geçmemişti ki akşama doğru sınava yetişmek üzere okulumun yokuşunu indiğim bir zamanda eray yine aradı beni.. olaylar çok farklıydı artık, her şey tersine (eray'a göre) dönmüştü.. zamanında bana anlattığı o hatunla sevgili olmuşlardı ve yeni ayrılmışlardı.. "neden abi?" diye sordum.. "sıkılmış benden." dedi.. sonra ağlamaya başladı.. sınava gireceğim sınıfa yaklaşmıştım.. "boşver be abi ağlama! glass ghost'un güzel bir klibi var, akşam eve gidince atarım sana linkini, izlersin.." dedim başımdan savmak için.. "ne diyorsun dostum kafa mı buluyorsun benle?" diye sordu.. "hassiktir diyorum, hassiktir" dedim, kapattım..

eric cartman - poker face (lady gaga cover)

Back to Home Back to Top yağmur sonrası... Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.