nane limon

uğultular sarıyor heryanımı.. hastalık başımı döndürüyor; kafam bir dünya aşkla.. yatakta kıvranırken başımı okşayacak bir el arıyorum.. ellerim yanıyor güneşle öpüşen kumlar gibi.. dipsiz bir kuyudayım sanki, az yukarımda salınan ipe ulaşmaya çabalarken kan ter içinde kalıyorum buzul çağında.. sabah oluyor, dersler başlamış; herkes kendi telaşında orada burada.. eski dostlar buluyorum kargaşada, mahzun.. akşam oluyor manzaraya iniyorum heyecanla.. gökyüzüne bakıyorum: yıldızlar istanbulu seyrediyorlar sevgililer misali.. atlas yorgan altında insanlar görüyorum; korkutan gerçekliklerinden sıyrılıp sarhoşluklarına sığınmak istiyorlar ezikçe.. yokuş tırmanan kısa saçlı kız "merhaba" diyor salınarak.. gülümsüyorum özlemlerimle yoğurduğum hayata.. bu günlerde nane limonun sıhhatini bile kıskanıyorum..

yurdum doktoru

atalarımız hobbit olduğundan küçük olmak bizim ailenin genel problemidir.. işte, kuzenim bu küçüklük hastalığına çözüm bulmak umuduyla yengemi doktora gitmeye ikna eder bir gün.. ailenin makus talihini değiştirmek isterlerken karşılaşacakları enteresan tıp dünyasından habersizdirler.. talihsizliğe bakın ki kısa bir doktor denk gelir bizimkilere.. bundan sonrasını diyalog halinde aktarıyorum:

yengem: merhaba.. bizim çocuklar büyümüyorlar, kısa kalıyorlar doktor bey..
doktor: (ayağa kalkar ve elini başına götürür) kelin ilacı olsa kendi başına sürerdi..
kuzenim: (kısa süren bir şaşkınlıktan sonra) polen kullansam işe yarar mı ki?
doktor: (yengeme döner ve sorar) eşiniz de kısa mı?
yengem: evet, benimle aynı boyda..
doktor: o zaman ne diye uğraşırsınız hanım.. tofaş fabrikasından limuzin çıkar mı hiç!

asdasfsafasdafs bu ne lan..

uçurtmam kaçtı..

masmavi gökte, bulutların arasında özgürce salınan ve yalnızca bana ait olan uçurtmamdın siyah ve beyaz.. elimden kaçırdım seni.. çılgınca dans ederken havada, ardından döktüğüm gözyaşlarıma aldırmadın hiç.. dönüp bakmadın yüzüme, gözlerime.. hani fazlaca ağlarsın da gözyaşı bezlerin kurur ya; aksine öylesine geniş ki yüreğim, benim göz pınarlarım hiç kurumadı! düştüğünü hayal ettiğim yere doğru koştum.. koşarken bağırdım, küfrettim hedefsizce.. neden herkes birer birer kopuyordu benden! ah ellerimin sahibi, sen bile benle olmayı göze alamadın..


hayat boşluğunda savrulan uzay mekiği miyim ben? o halde kapsülümü bırakmak istemiyorum kanlı ellere.. bilmediğim yaşantıları bombalamaya gönderilen savaş uçağı mıyım? o halde güdümlü füzelerim bana kalsın.. iki yüzlü insanların üstünde eğleşen bulut ben miyim? o halde yağmur damlalarım akmasın yüzlere..


karşı tepelerin ardından doğan güneş ısıtıyor midemi, kurak.. bu beklenmedik bulantı neyin habercisi? sen misin gülümseyen en güzel gülüşlerle? fakat.. hayır, değişmişsin sen.. sevdiğinin değişmesi ne boktan! ben yokum sende.. eskisi gibi bak bana.. terli cesaretinle sev ellerimi.. neler değiştirdi seni? ne kadar masumdun oysa! olacağı buyduysa neden kaçtın ki ellerimden!

disconnectus erectus

düşler ülkesinde iki çocuk ayakkabısıydık

sen sağ ben selamet

yaşamak zorluydu, bilmiyorduk

neydi istenen sevgiden, anlamadık

eskitti bizi anlayamadıklarımız

atıldık eskiyen mutluluklar misali çöp tenekesine

yıkıntılardan çekip çıkaran bizi sokak çocuğu oldu

biliyordu

bir yaşantı düşerken bir başkası yükselirdi elbet

o kadar içten sevdik ki

minicik ayaklarına büyük geldik

ve hayat çıktı yuvarlanarak karşımıza

ve çocuk solaktı, bütün dışlanmışlar gibi

tepti savaşırcasına hayatı

ben fırladım

sen baktın arkamdan

tutunamadım...

me and you

video
film: me and you and everyone we know
müzik: michael andrews - me and you shoes

çağdaş masallar

dersler başlamadan, zorlu geçecek bir dönemin öncesinde izlemem gereken filmler vardı.. benim için eylül sinema günleri başlıyor:
- me and you and everyone we know (2005) (soner özışık'ın tavsiyesiyle)
- changeling (2008)
- waltz with bashir (2008)
- doubt (2008)
- milk (2008)
- inglourious basterds (2009) (beyaz perdede izleyeceğim filmdir.. hakkında yazarım)

deprem!

“ne garip duygu şu ölmek / öptüğüm kızlar geliyor aklıma” demiş ya nevzat çelik darağacına giderken, işte aynı masum yakarışlar asıldı boynuma deprem esnasında..
hep soylu ölümlerin hayalini kurarız ya hani; aşkı memnu izlerken ölümle yüzleşmenin hissettirdiği eziklik ne garip şeymiş! benliğinde bir anda beliriveren sevdiğinin engin okyanuslar misali daldığın gözleri ne garip şeymiş! babamın can korkusuyla yalınayak sokağa fırladıktan sonra çocuklarını hatırlayıp geri binaya dalması ne garip şeymiş! artık ölümlerden korkmadığını anlamak ne garip şeymiş! acıkınca evden domates&ekmek alıp sokağa fırlayan çocuğun artık büyüdüğünü farketmesi ne garip şeymiş! yağmurlu bir gecenin sabahında soluklanan gökyüzünün güneşin doğuşunu saklaması ne garip şeymiş!

gönül hicranla doldu..

su birikintisi üzerinden hızla geçip yayaları ıslatan araba sahibiyle istemsizce akraba olmuşumdur her daim.. herşeyden uzak, klimalı arabasının içinde türk sanat müziği dinlerken yaşadığı umursamazlık neyi gerektiriyorsa onu yapmışımdır.. fakat bugün çamurlu su birikintisinin olduğu hizada koltuk altında tuttuğu ekmeğiyle minibüs bekleyen baba ve zeki müren'den "şimdi uzaklardasın" dinleyerek keyifle yol alan beni birleştiren güç etme bulma dünyası değildir de nedir! ekmekli baba, gönül hicranla dolar elbet; ama sen yine de dikiz aynasından gördüğüm o küfürleri etmeseydin de, evde sıkıldığı için belki de hayvanlarını gezdirmeye çıkarmış ve beline kadar çamurlu suya batarak sel felaketiyle yüzleşmek zorunda kalmış bir kadının kocasının yerinde olmadığın için şükretseydin..

bayat

o akşam mp3 çalarımı yanıma alıp gezintiye çıktığımda olacaklardan habersizdim asdsfasdasdfasf.. hep böyle başlamak istemişimdir lan hikayelere.. çok da janjanlı görünmüyormuş.. her neyse.. anlatacağım yürek burkan hikayeye bu şekilde başlayarak duygu yüklü atmosfere en baştan sıçtığımın farkındayım.. fakat yazarın bütün çabası yaşadığı üzüntüyü okuyucunun da yaşamasını engellemek istemesinden ibarettir..

en ufak izlandaca bilmediğim için sözlerini anlamasam da ruhumu huzurla dolduran sigur rós şarkıları eşliğinde çağlayan derelerden hoplayarak, sevişen kurbağaların üstünden zıplayarak, konya ovası kırlarından papatyalar toplayarak niyazi bakkaldan aysti şeftali alıp gezintime devam etmek üzere yola koyuldum.. dinlediğim duru müziğin etkisi o kadar fazlaydı ki, anlamını bilmeden “ciiiiiğiiyyuuuuuuu” diye bağıra çağıra eşlik ediyordum şarkılara.. o anda hissettiğim duygu yoğunluğu thom yorke’un tabiriyle “dondurucu soğukta, ısıtıcı çalışırken bir land rover’ın içinde oturmak gibi”ydi.. esen lodosun etkisinde sallanan kavak ağaçlarının arasından uzaklardaki katedralin zemin katında mevzilenmiş niyazi bakkalın loş ışıklarını gördüğüm esnada mösyö de ramazan ve madam de fatma’nın bana doğru geldiklerini fark edip müziği durdurdum.. “mösyö de ramazan ve kıymetli eşi madam bugün nasıllar acaba?” diye yapmacık olmayan, neşeli bir ifadeyle nezaket icabı hatırlarını aldıktan sonra yoluma devam ettim.. tozlu patikalardan geçerken kirlenen ayakkabıma ilişti gözlerim.. artık eskidiğini, yeni ayakkabı almam gerektiğini fark ettim.. daha geçen hafta radar cezası ödediğim için alınacak yeni bir ayakkabıya yetecek paramın olmadığını biliyordum.. ruhumdaki huzur bu düşüncüler çemberine dolanıp bir anda üzüntü ve kedere dönüştü.. moralim bozuk bir şekilde niyazi bakkalın önüne geldiğimde cama iliştirilmiş bir not dikkatimi çekti: “bayat ekmek bulunur”.. bayat ekmek yiyen akılsızların da olduğunu şaşkınlıkla düşünerek içeri daldım.. mösyö niyazi plastik bardağa doldurduğu beyaz şarabını yudumlarken bir yandan da televizyonda shakespeare'in en ünlü eserinden uyarlanmış “romeo ve juliet” dizisini izlemekteydi.. mösyöye selam verip ben de izlemeye koyuldum diziyi.. önceki bölümlerini bilmediğim için konuyu anlamadığımı fark eden mösyö, romeo’nun juliet’in dudaklarındaki zehirden tadıp sevdiceğine kavuşmak için juliet’i öptüğünü, sevgilileri baygın halde bulan arkadaşlarının 112 acil yardımı arayarak ambulansla hastaneye yetiştirdiklerini ve bu sebepten şu an yoğun bakımda tutulduklarını anlattı umarsızca.. son zamanlarda ne çok uyarlama dizi yapılıyor diye düşündüğüm sırada içeriye yaşlı bir amca girdi.. saçları ağarmış, temiz yüzlü fakat kıyafetleri yamalı bir dilenci görünümündeydi.. kanımı donduran bir utangaçlıkla ve ağlamaklı bir sesle “evladım bayat ekmeklerden bana biraz verir misin” diye sordu.. mösyö niyazi, amcaya taze ekmeklerin daha tükenmediğini, eğer isterse onlardan verebileceğini söyledi.. iyi niyetinin ışıltıları yüzüne yansımış bu amcanın verdiği cevap balyoz gibi indi beynime: “taze ekmek alacak hiç param yok ki evladım”.. yaşadığım şokun etkisiyle amcanın bayat ekmekleri alıp öylece uzaklaşmasını hiç kıpırdamadan ve yanaklarımda süzülen yaşlarla izledim.. dizinin etkisi altında bulunan mösyö benim o durumumu fark etmemişti.. hiçbir şey söylemeden bakkaldan çıktım ve koşarak uzaklaşmaya başladım katedralin arkasındaki dağlara doğru.. bir yandan koşuyor bir yandan ağlıyordum.. yeteri kadar param olmadığı için alamadığım ayakkabıya üzülmeye hakkım var mıydı?

gitmek

ellerim düştü
onun elleri
ah hayır
üzülme anne
barış yakındır
acıtmıyor
yol alıyorum
bak
bulutlarla oynuyorum
kırlangıçlarla itişiyorum
göç başlamış
sonbahar olmalı

denizanası

-deniz anasından geriye kalan kabuslarla dolu bir gece!
-gece kadındır madam!
-şu sessizliğe bakın!
-evet, insanın tamamiyle mutsuz olmasına imkan yok burada..


Back to Home Back to Top yağmur sonrası... Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.