the story is old..

şarkının albüm versiyonunun girişinde 1984-85 ingiltere maden işçileri grevinden yükselen gürültüleri duyarsınız sarhoş ve duygulu piyano tonları eşliğinde.. sonra aniden bütün benliğini sarmış bir kabustan uyanıyormuş gibi seslenir morrissey: ölüm gibi bir şeydir haykırdığı ama ölmek de değildir tam.. bir bekleyiştir süregiden ama hikayedeki kahramanlar geçmişe demir atmışlardır farkındalıktan uzak.. acılarından soyunabilmek için demir almaya yeltenen tekel işçilerine gelsin bu şarkı.. vira bismillah!

video

the smiths - last night i dreamt that somebody loved me

ve ihtişam ete dönüştü..

tarantino, popüler kültürü ciddi ve anlamlı bir birikim olarak kullanıyor filmlerinde: sanat gibi, mezhep gibi, hatta aşk gibi.. onun tipleri, akılları fikirleri kadınlardaymış gibi davranan ama erkek erkeğe olmaya bayılan ellilerin tipleri.. amerikan western pozunda, kendilerini bir şey sanan, bulduklarını kültleştiren tipler.. tarantino figürleri; sıradan, alışıldık, normal insanlar olmaya uğraşan figürlerdir.. hakiki x kuşağıdırlar bir bakıma.. her şeyin çoktan olmuş olduğunu, artık eskileri türünden yeni bir dünya savaşının olmayacağını, smiths'lerin bir daha gelmeyeceğini bilmektedirler; yine de profesyonellikleriyle gurur duyarlar, sadece anne babalarının, dedelerinin vahşi, çılgın düşlerinden ibaret bir dünyada seve seve ondan hoşlanarak yaşarlar.. hayat ile film, tarantino için aynı şeyler gibi görünürler..

pulp fiction basın bülteninde şöyle der tarantino: "diyelim ki polisler peşinde ve arabadan birini çıkartıp atmak ve arabasıyla kaçmak istiyorsun. ne var ki tam o sırada emniyet kemeri açılmıyor, ya da arabanın senin bilmediğin bir vites sistemi var. gerçekten eğlendirici olan işte bu küçük, kirli şeyler."

inglorious bastards'ta da tarantino'nun sözünü ettiği bu küçük, kirli işler ve aksilikler büyük dertler açıyor alışıldık insanların başlarına..

hangimiz öyle, hangimiz böyle

yağmur tanelerinin ırmak üzerinde kısa ve sık aralıklı halkalar oluşturduğu bir gündü.. ayağımın altındaki kaygan yeşil çimenlere aldırmadan balık tutuyordum.. bir büyük devirmiş olmalıyım ki dengemi kaybettim, ayağım kaydı ve suya düştüm.. ne olduğunu anlayamamanın sebep olduğu şaşkınlık geçtikten sonra tutunacak bir dal aradım etrafımda.. yüz metre ileride ve karşı kıyıda bulunan mutlu aile pikniklerinde salıncak kurduğumuz vefalı elma ağacının suya ulaşmış dalları tek kurtuluşumdu.. çünkü elma ağacını geçer geçmez dibi kayalıklı çağlayanla yüzleşecektim.. elma ağacının olduğu kıyıya doğru gitmeye çalışıyordum azgın ırmakta sürüklenirken.. su o kadar hızlı akıyordu ki can havliyle yüzdüm ama başaramadım.. çağlayana doğru kayarken kendimi ölümün kollarına bıraktım.. boşvermişliğimin ardından duymak istediğim huzuru tadamadım, hayal kırıklığına uğradım.. çağlayandan aşağı kayarken yukarıdan bana el sallayan bir çocukla göz göze geldim.. kırmızı kocaman burunlu bir palyaçoydu.. “yaşadıkların sadece bir rüyadan ibaret.. sen yoksun!” diye bağırdıktan sonra süpermene dönüştü ve beni kurtarmadan kahkahalar atarak yükselmeye başladı.. bir süre sonra da gözden kayboldu.. ben ölüme gidiyordum ama şu süpermene dönüşen palyaço kafamı allak bullak etmişti.. birkaç dakika içerisinde bu kadar çok şey yaşamayı nasıl başarabilmiştim? palyaço kılıklı süpermen doğru mu söylüyordu? saçma sapan sonlanan rüyalarımdan birinde miydim? eğer rüyadaysam bağırsaklarımda karıncalanmaya sebep olan düşme hissi de neyin nesiydi? ne yapmalıydı? neye inanmalıydı? doğru olan neydi, yanlış olan neydi? ne için uğraşmalıydı? rüya neydi, hayat neydi? nereden başlamalıydı? hepsinin özü neydi? bundan çıkan sonuç neydi? ne yapmalıydım? ne yapmalıydım? ne yapmalıydım? allah kahretsin, canım iyice sıkılmıştı.. sona yaklaşıyordum.. pat!

vücudumu sırılsıklam eden kabustan irkilerek uyandım.. tatil günleri erken kalkmak gibisi yoktur.. duşunu alıp, kahvaltını ettikten sonra yapman gereken sorumlulukların sıkıntısı varken hayalini kurduğun huzur pınarlarından kana kana içmek için sınırsız zaman varmış gibi hissedersin.. işte böyle hissettiğim bir tatil gününün sabahında “gerçekte ne olduğum” sorusuyla yüzleşeceğim üç gün geçireceğimden habersiz norveç’te doktorasını yapmakta olan sevgilimle hasret giderdim.. teknoloji ve bilim özlem hadisesinin duymak ve görmekle ilişkili kısmının üstesinden gelmişse de dokunmak, tatmak ve koklamakla ilişkili kısmında insanlığı hala zor durumda bırakmakta.. skype’ı kapattıktan sonra gözlerim yaşarıyorsa bu en çok sevdiceğimin lavanta parfümü kokulu boynuna sarılamadığım ve ipek sarısı saçlarını okşayamadığım içindi.. daha fazla melankoli denizinin bulanık sularına dalmadan yüzümü yıkadım ve geçen sene kaybettiğim arkadaşımı ziyaret için hazırlanmaya koyuldum.. aşiyan’ın en güzel yerinde yatan yahya kemal’e de uğrar ruhuna fatiha bağışlarım diye düşünürken kocaman bir sinek daldı odama, avizemin etrafında sersemce dolaştıktan sonra masama kondu.. geceleri mutfağa gitmekten üşendiğim için yatmadan önce doldurup başucuma koyduğum içi boş su bardağını aldım ve ani bir hamleyle sineğin üstüne kapadım.. aptal sinek kurtulabilmek umuduyla bardağın camına toslarken mütemadiyen, montumu geçirdim sırtıma ve yarısı okulumdan geçen mezarlığın yolunu tuttum..

eve döndüğümde sinek hala çırpınmaktaydı.. ne kadar daha özgürlük mücadelesi vereceğini merak ettim.. bu sebepten bardağın camlarına toslamaktan vazgeçmeyen sineği birkaç gün daha hapsetmeye karar verdim.. akşama kadar evde takılıdm, yeni bir kitaba başladım.. smiths gecesi için arkadaşlarla buluştuk gece yarısına doğru.. “bigmouth strikes again”, “miserable lie”, “this charming man” ve “hand in glove”dan sonrası şarap şişesinin derinliklerinde kayboldu benimle birlikte..

sabah uyandığımda başımın ağrısına katlanabilmek için iki tas su içmek zorunda kaldım.. akşamdan kalma ben bütün gecenin pisliğini akıttığım küvetimde bir saat kadar eğleştikten sonra tıraş olmak için buğulanmış aynanın karşısına geçtim.. o anda doğaüstü bir şey oldu ve işaret parmağım istemsizce aynanın buğusu üzerinde gezinmeye başladı.. kendime hakim olamıyordum.. parmağım belirli bir sıra gözetmeden harfler karalamaktaydı aynaya.. “amaçsız bir hikayede yer alan kuklasın” yazmıştı sahibine itaat etmeyen parmak.. tıraş köpüklü suratımı yıkadım ve koşar adımlarla odama geçtim.. özgürlüğü için düne nazaran daha az çaba harcayan sinek ilişti gözüme.. dün akşam gazetede gördüğüm açlık grevinde umut arayan işçilerle ne kadar çok benzer özellikler taşıdığına hayret ettim.. pes edecek miydi? açlığa, susuzluğa, havasızlığa ne kadar daha dayanacaktı? sineğin mücadelesi üzerine duyduğum merak az önce yaşadığım gerçek üstü maceramı bir an olsun unutturmuştu.. fotoğrafını çekmek için banyoya girdiğimde yazı, buğuyla birlikte kaybolmuştu.. dün gece içtiklerimin etkisi diye düşünerek rahatlatmaya çalıştım kendimi.. dün başladığım kitabı bitirmek için dışarı çıktım..

güzel müzikler çalan bir kafede, tam teşekküllü bir kahvaltı tabağının ardından yudumladığın açık çayla demlenirken elindeki kitabın satırları arasında kaybolmak bulutlu bir bahar sabahı papatyalarla dolu kırlarda kadınınla el ele dolaşırken yakalandığın yağmur kadar heyecan vericidir.. bu heyecan dalgasının yamacında, akşama doğru bebek yüzlü garsonun “artık gitse” bakışları arasında son sayfayı çevirdim.. gördüğüm şey belli belirsiz bir çığlık atmama neden oldu.. zaten tetikte bekleyen garson bir şeyler dediğimi zannetmiş “bir isteğiniz mi var beyefendi?” demek için yanıma kadar gelmişti.. garsonu sıcak çikolata isteyerek başımdan defettikten sonra son sayfanın en altında kırmızı harflerle duran o kısa tümceyi okudum yeniden: “hayal gücümsün!

sıcak çikolatamı bitirmeden hesabı isteyip koşar adımlarla çıktım kafeden.. rüzgarda yönünü şaşırmış balon misali savruluyordum gri binalar altında.. hiçbir şey düşünemez halde, yüzlerine aşina olduğum insanlar arasında yürüyordum.. başka bir insanın düşünceleri arasında yaşayan bir kukla olma fikri korkunç derecede yaralayıcıydı.. annem, babam, arkadaşlarım, sevgilim… onlar da mı hayal gücünden ibaretti? dört gözle beklediğim ve bu yaz arkadaşlarımla gittiğim mardin gezisi koca bir yalan mıydı yani? seni seviyorumlar, çok özledimler ve bütün o klişe sevgi sözleri benim düşüncelerim değiller miydi? peki ya en şiddetli dürtülerle yaşadığım sevişmelerimiz... onlar da başka birinin beyninde kurduğu fanteziler olamazdı ya! eğer bütün gerçekliklerim yalanlar üzerine kuruluysa hayatımın bir anlamı yoktu.. gerçekte yaşamayan birinin yaşamının anlamı olması düşüncesinin saçmalığında boğulduğumu hissettim.. uzaklarda kalmış bir sevginin anısıydım belki de.. sağa sola çarparak evime ulaşmaya çalıştım.. kapımın kilidini zorlukla açabildim ve beynimi kemiren acılardan bir an olsun kurtulabilmek için kendimi yatağa attım.. büyüsünden sıyrılamadığım sözcükler halesinin ışığı altında uyuyabilmek türkiye’de radiohead konseri olması kadar umutsuzdu.. kalktım, buzdolabından iki uyku hapı aldım ve tekrardan yatağıma uzandım.. uykuya dalmadan önce bardağın içerisinde hareketsiz duran ve her halinden pes ettiği anlaşılan umutsuz sineği fark ettim.. sarkastik ve alaycı bakışlarla “artık benden farksızsın.” der gibiydi..

işte o anda, düş görmekte olup olmadığımı düşünmeye başladım.. düşünmem de, bana, yadırganacak bir işmiş gibi geliyordu.. nerede uyuyordum acaba? bildiğim oyunları teker teker denedim.. elimi hızla öne attım, kendimi çimdikledim, gözlerimi yumup açtım, kolumu uzatıp soldan sağa, sağdan sola yarımşar daire çizdim havada.. düş görüyora benzemiyordum.. ne yaparsam yapayım, gerçeklikte olup bitenler bizim her türlü düşümüzü, düşlemimizi, yapıntımızı fersah fersah geride bırakıyordu.. her şey, eninde sonunda, onu anlatanın, o tek kişinin, o tek usun gördüğü, düşlediği, düşündüğü değil midir?

Back to Home Back to Top yağmur sonrası... Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.