müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

dublörün dilemması


çehov'un "bir sahnede silah göründü mü mutlaka patlamalı!" sözüne istinaden, kitabının kapağında silah gösterip sayfalarını kana bulayan bir yazar murat menteş.. "dublörün dilemması" öyle bir kitap ki, imgesel anlatımla hoşbeş eden parlak bir zekanın ürünü diyalogların oluşturduğu akıntıya kapılıp şu andan sıyrıldığınız vakit, maceranın çıkmaz sokağa doğru sürüklendiğini görüyor olsanız dahi kendinizi o maceraya dahil olmaktan alamazsınız.. bu noktadan sonra her nerde elinizdeyse kitap, gerçeklerin arasında kaybolmuş bir hayal kadar zevzek bir görüntü sergileyeceğinizden emin olabilirsiniz.. pulp fiction'ın yerli versiyonu tadında bir kurgunun içerisinde gezinirken size eşlik edecek bir soundtrack albüm de mevcut satırlar arasında.. attila ilhan'ın 21. yüzyıl romancılarının sinemayla yarışması gerektiğini söylerken kastettiği değer tam da böyle bir romandı kanaatimce..

dublörün dilemması soundtrack
dead can dance - yulunga
sammy davis jr. - keep your eye on the sparrow

tom waits - rain dogs

orhan gencebay - hayat kavgası

jefferson airplane - white rabbit

modest mussorgsky - pictures at an exhibition

leonard cohen - dance me to the end of love

deniz kızı eftelya - kadıköylü

erkin koray - sarhoş gibiyim

gönül yazar - çapkın kız

tanju okan - koy koy koy

smokie - i'll meet you at midnight
isaac hayes - shaft

does it make you feel

la blogotheque, dünyayı dolaşıp yerel grupların rastgele performanslarını kameraya alan bir oluşum.. türkiye'den post dial, yora ve gevende'yle çalışmışlar.. içlerinden beni en çok heyecanlandıran post dial'ın performansı oldu.. o gri atmosferde, damlaların arasından duyduğum davul ve gitar tonlarının flörtüne istanbul'un şahitlik eder haldeki görüntüsü her dem özlenen sevgili kadar çilekli duygular bıraktı damağımda..



http://en.blackxslivesound.com/2010/05/04/post-dial/

the story is old..

şarkının albüm versiyonunun girişinde 1984-85 ingiltere maden işçileri grevinden yükselen gürültüleri duyarsınız sarhoş ve duygulu piyano tonları eşliğinde.. sonra aniden bütün benliğini sarmış bir kabustan uyanıyormuş gibi seslenir morrissey: ölüm gibi bir şeydir haykırdığı ama ölmek de değildir tam.. bir bekleyiştir süregiden ama hikayedeki kahramanlar geçmişe demir atmışlardır farkındalıktan uzak.. acılarından soyunabilmek için demir almaya yeltenen tekel işçilerine gelsin bu şarkı.. vira bismillah!



the smiths - last night i dreamt that somebody loved me

yeşil çimenler


başını, eskiden kalbimin olduğu yere yasla
toprak üzerimde kalsın
uzan yeşil çimenlere
beni sevdiğin zamanları hatırla

yaklaş iyice, çekinme
yağmurlu gökyüzünün altında dur,
ay yükseliyor ufuktan,
trenler geçerken beni düşün,
üzerimde biten çalı çırpıyı temizle,
geçip gitmedi mi tren çala çala düdüğünü.
boşluğa karıştım ben
uçuyorum artık havada,
gölgemde dur,
artık herşey benden oluşuyor.
hava raporunda bugün diyecek ki
yağmur kokusu var havada.
tanrı yıldızları aldı,
birleştirdi onları,
artık kuşlar ayırdedilmiyor tomurcuklardan.
benden kurtulamayacaksın hiçbir zaman,
tanrı beni ağaca dönüştürecek.
bana elveda deme
yalnızca gökyüzünü anlat bana
ve eğer gökyüzü düşerse sözlerimin üzerine
şakacı kuşlar yakalarız seninle

başını, eskiden kalbimin olduğu yere yasla
toprak üzerimde kalsın
uzan yeşil çimenlere
beni sevdiğin zamanları hatırla


tom waits - green grass

eric cartman - poker face (lady gaga cover)

she wants to be..

sınırı olmayan gücü benliğinde hisseden aynı tasın aynı hamamıysan eğer, sabit kalman kolay olmaz iç güveyisinden hallice durumlarda .. en çok öyle insanlardan korkacaksın ki: ellerini yüreklerine değdirmeden değişir dururlar.. bir şey olacağa benzemeyen bukalemun ruhlu hergelelere ithaf olundu bu şarkı:



o muhteşem sesleri çıkaran yeah yeah yeahs' den tanıdığımız çılgın kadın karen o, video klipteki taklit yeteneğiyle de gözlerimizi boyamakta!

she was married to the bosphorus

kırmızı boyalı odada tattığın mum ışığı etkisi yaratan bir brazzaville şarkısı "bosphorus".. hikayenin başrolünde özgecan tapa isminde bir bayan var.. grup, ilk istanbul konseri (8 Temmuz 2005) için geldiğinde tanışmış özgecanla.. david brown'ın anlattığına göre özgecan almanya'ya okumaya gidecekmiş o sıralar.. bunun üzerine david " artık geri dönmezsin almanya'dan, seversin oraları" demiş; özgecan da boğaziçi ile nişanlı olduğunu, nereye giderse gitsin bir gün istanbula geri dönmesi dileğiyle yüzüğünü boğaziçinin sularına bıraktığından bahsetmiş david'e.. david bu hikayeden ilham alarak yazmış bosphorus'u ve özgecan'dan klipte oynama sözü almış.. brazzaville'in tekrar istanbul'a yolu düştüğünde (2 Kasım 2006) de klibi çekmişler..

the show must go on

ben freddie mercury, gerçek adım farrokh bulsara'dır... 1946 yılında o zamanlar bir ingiliz kolonisi olan zanzibar adasında doğdum.. atalarım zerdüştmüş.. çocukluğumun büyük bir kısmı hindistan’da geçti.. zanzibar'da çıkan 1964 devrimi nedeniyle, 17 yaşındayken ailemle birlikte ingiltere'ye taşınmak zorunda kaldım.. ve sanat hayatımın renkli dönemleri burada başladı..

kendimi bulduğum gün bir yıldız olduğumu anlamıştım.. şu zamanın o zamandan tek farkı artık bunu diğer insanların da kabullenmiş olduğu gerçeğidir.. ben sadece bir müzik orospusuyum ve bir nergis kadar gayim.. dişlek olmamdan hoşlanmıyorum, onları yaptıracağım.. onun dışında mükemmelim.. ama yine de her sabah uyandığımda ilk yaptığım şey kafamı kaşıyıp bugün kiminle seks yapacağımı düşünmek oluyor.. bok gibi param olmasına rağmen kendimle fazla ilgilenmem, kendimle eğlenmeyi severim, üstüme başıma çok fazla önem vermem, zaten verseydim bunları giyiyor olmazdım.. siz normal insanlar gibi sık sık duş almam, şampuan kullanmam.. saçım çok kirlendiği zaman kafamı ilk bulduğum çeşmenin altına sokar ve kurulanırım..


hayatıma giren üç gerçek aşk vardır: seks, müzik ve mary austin.. iyi bir aşık olabilirim ama tüm bu yaşanmışlıkların nihayetinde kimse için iyi bir partner olamadım.. aşklarım hep tehlikeliydi, fakat kim aşkının güvenli olmasını ister ki.. seks hayatımdaki tercihlerim konusunda yakın arkadaşım elton john beni hiç anlayamayacak.. bütün o orgyleri morgyleri bırakmamı aksi takdirde aidsten öleceğimi düşünüyor.. bu endişelerine gülüp geçiyorum: atın ölümü arpadan olsun canım! goethe’nin faust’unda dediği gibi hakikatin gücüyle yaşarken ben evreni keşfediyorum.. müzik, ruhumun her bir zerresinde yaşadığım tanrı’nın bahşettiği iki mükafattan biridir.. bu sanat öyle girift bir yapıya sahip ki utangaç bir sanat okulu öğrencisini, dünyanın en karizmatik rock yıldızına dönüştürebiliyor.. diğer mükafatım ise mary austin, o yüce kadın.. gözlerinin derinliklerinde haykırışlarımı, tutkularımı, hayallerimi ve ölümü görebildiğim tek insan..


ve ben, soyadı yunan mitolojisinde savaş tanrısı anlamına gelen müzik tanrısı, şu an rio sokaklarında rolls royce arabamla konsere yetişmeye çabalarken onun için gözyaşı döküyorum.. salya sümük bağıra çağıra “love kills” derken aşık olduğum kadının bana kızıp küsmesine lanet ediyorum.. yüz binler beni bekliyor ama ben onların arasına sıkışıp kalmış bir çocuk gibi bunalıyorum.. dünyadaki her şeye sahip olacak gücün olduğu halde hala en yalnız adam olabilirsin.. ve bu yalnızlığın en kötüsüdür..


belki beni kimse anlamayacak, belki arkamdan ahlaksızın tekiydi diyecekler.. hiçbiri umrumda değil.. bana en çok dokunacak olan onca gücüne rağmen bir kadını elinde tutamadı ve onu terk etti demeleri olur.. hiçbir erkeği mary’yi sevdiğim gibi sevemeyeceğim ama onu bırakıyorum.. şimdi konser alanındayım, sahneye çıkıyorum.. yüz binlerin çığlıkları kulağımı çınlatıyor.. ben ve yüz binler bu şarkıyı senin için söylüyoruz mary!


love of my life you've hurt me

you've broken my heart and now you leave me

love of my life can't you see

bring it back…


daníell in the sea

"sigur rós"tan tanıdığımız jonsi ve sevgilisi alex'in beraber yürüttüğü bir grup projesi "riceboy sleeps".. başlarda şu tarz kitaplar filan basıyorlardı.. sonraları bu sevimli ve huzur dolu izlandalı oğlanlar "all the big trees" ve "daníell in the sea" singlelarını takiben grubun adını taşıyan ilk albümlerini 20 temmuz 2009'da yayımladılar.. sevgililer için tahayyül edilemeyecek kadar güzel bir değeri vardıysa da bu albüm çalışmasının, benim için pek bir değeri yok aslında.. deneyimlerime göre albüm, uyku problemi çekenler için birebir.. nane-limon ve soğuk algınlığı bağlamında değerlendirilebilitesi olan bir imgelem kurabilirsiniz.. yine de "izlanda'dan babam çıksa dinlerim ulan. hem ben enstrümantal ve deneysel müziklerin hastasıyım!" diyenler için çiftimiz, kendileri gibi şeker video klipler hazırlamışlar.. play tuşuna tıkladıysanız bunlardan bir tanesini yukarıda izlemektesiniz zaten.. diğer güzellikler içinse bu izlandik oğlanların web sitelerini ziyaret etmenizi öneririm.. eşcinsel çiftimizden yemek tarifi bile var sitede (:

"weezer" ve video klip şeysi



çiçeği burnunda albümleri "raditude"un ilk parçası "i want you to"ya çektikleri videodan (yukarıda) da anlayacağınız üzere bu adamlar izlenesi video klipler yapıyorlar.. yukarıdaki eğlencelik atıştırmaya şahit olduysanız görmüşsünüzdür: arkadaşlar arasında yaptığımız o iğrenç arkadan sağ omuza dokunup sola geçme şakasından bile koymuşlar sürece.. öze dönersek videonun bize vermeye çabaladığı mesaj: "karşı cinsten manita olmaz" asdgasdasdfdsasdasdfşa

"pork and beans" şarkısına çektikleri videolarıysa (altta) değişik tarzda eğlencelikler içeriyor.. internet celebritylerinden video klip çekme fikri ne hoş.. mentos ile şişe patlatmaca ve fışkırtmaca deneylerinin medeniyetin sembolü fıskiyelerimizle ilişkilendirilmesinin güzel bir örneğini izliyoruz (: teşekkürler "weezer"

videonun sonlarına doğru ortaya çıkan o ışın bagetlerinden istiyorum!

kıçımın kenarı!

bir yandan dünden kalma bulaşıkları yıkıyor bir yandan da tükmüğünü baloncuk yapıp patlatıyordu arkadaşım ernesto.. onu izliyor olduğumu farketti ve patatesleri soymamı, sonra da yıkamamı istedi.. yıkarken farkettim: patates ne garip şey lan.. herbiri birbirinden farklı, insan gibi; yağa atınca buram buram terliyorlar, sevişir gibi.. soydum, tekrardan yıkadım ve doğradım.. "sen kızart oğlum, benim üstüm başım yağ kokuyor, akşam manitayla buluşcaz" diyerekten salladım.. "hep ben kızartıyorum yarram" diye çıkışınca dayanamadı pamuk kalbim.. her tür kokuya göğüs germek vardı arkadaşlığın kitabında ve o kitabın da raconunu biz yazmıştık isyankar ergen çağımızda.. yedik, içtik, halelleştik.. sonra ben vurdum kendimi yollara..

yağmur taneleri ilk defa bu denli küçük, diye düşündüm güneye inerken.. dört senedir şu manzarayla takılıyorum, hala haz veriyor hala aşık ediyor kendine; varın siz anlayın gözümdeki güzelliği.. gece, yağmur ve boğaziçi üçlemesini kafa yapıcı argümanlarla tamamlayınca erdim ben.. isteyen denesin.. "bir garip ercanım bu dünyada konar göçerim" diye şiir dilde diyar diyar gezmezseniz eğer, ben çok romantiğim demektir.. o vakit mahvolmuşumdur, hiçbir ilaç beni iyileştiremez.. bu tarz parapsikolojik olayların eşiğinde arkadaşlar geldiler "manga konseri varmış" dediler.. dedim: nefret ederim.. dediler: maksat eğlence, kopmaca..

kalabalığa daldım istemsizce, sahnedeki maymunları gözledim.. çişim geldi, sonra beni götürdüler.. rektörlüğe karşı işedim.. "işemek adamı ayıltıyormuş" dedim, başlarıyla onayladılar.. yürüdük biraz yeşilliklerin kumsalında.. asi yüreğim dayanamadı olan bitene.. "manga dinlemeyin lan ibneler, gidin evinizde morrissey dinleyin" diye çıkıştım önüme gelene.. "abi neler yapıyorsun sen" diye aldılar beni eve getirdiler..

"radiohead'in yeni albümü geliyormuş 2010'da.. peki kendileri de gelirler mi?" dedim yanımdaki periye.. gözlerime baktı ve şöyle dedi: hayır kamil, hayır.. sonra ağladık!

meric long & dj ercik

meğersem mal fenerli dj ercik "the dodos"un vokali meric long'muş.. korkunç lan asdasfsasgasdas..
enes özel'e sevgilerle



şarkı: the dodos - fools

in you i'm lost..

etrafta "no more radiohead albums says frontman thom yorke" haberleri dolanadursun, grup teker teker şarkılar yayınlayıp nabzımın kontrolünü elinde tutmaya devam ediyor.. 1. dünya savaşının yaşayan son gazisi olan ve 25 haziranda 111 yaşında hayatını kaybeden "harry patch" adına bir şarkı yayınladılar önce.. ( grubun myspace sayfasından dinlenebilmekte..) sonra bana göre çok iyi olmayan ama yine de her türlü gideri olan "these are my twisted words" diye bir şarkı koydular grubun resmi internet sitesine.. (dosyanın içinde yer alan görülmeye değer twisted woods pdfsi de dahil şarkı şurdan indirilebilmekte).. en son thom'un tek başına gitarıyla söylediği yepyeni radiohead parçası "the present tense"in konser kaydı geçti elime.. izlemeye koyuldum.. şarkının etkisiyle başlarda duyulan seyirci seslerinin kesildiğini, herkesin suspus olduğunu, o anda tek yaşayan canlının thom olduğunu gördüm, thom'un dukak bükmelerinin etki alanından kurtulduğum bir anda.. gitardan çıkan melodiler thom'un o derbeder sesiyle bütünleşince kendimi kaybettim yeniden.. "i am doing no harm" derken thom'un yüzü öyle bir ifade aldı ki "ben kefilim, bu adamdan hiçbir zarar gelmez" diye çığlık atmak istedim.. su üstünde dans ediyormuş gibi bir hisle izlemeye devam ettim.. en sonunda ağlamaklı "in you i'm lost" haykırışlarına karşı koyamadım ve ağlayarak bağıra çağıra umarsızca koşmak istedim thom'a doğru.. izleyenlerin alkışlarıyla kendime geldiğimde odada benden başka kardeşimin de olduğunu farkettim.. yatağına uzanmış kitap okuyordu, görmemişti beni o halde.. kulaklığımı çıkardım.. ramazan davulcusu geçiyordu.. evet, şarkıda kaybolmuştum..

Back to Home Back to Top yağmur sonrası... Theme ligneous by pure-essence.net. Bloggerized by Chica Blogger.